GİRİTLİ MARİA’NIN KORONA HİKÂYESİ

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Akdeniz’in en müstesna yerinde görkemli dalgaların arasında kocaman bir ada varmış. Girit Adası. İlk medeniyetlerin, rivayete göre Zeus’un memleketi, sonradan Cenevizlilerin, Venediklilerin, Osmanlıların ve ellerindeki 3 kıtadan, Kırım’dan, Odesa’dan, Anadolu’dan insanların yerleşmesi ile bir medeniyetler karışımı olmuş ve bu kadar melezlik ve karışım Akdeniz’in ortasında dalgalar ve Akdeniz rüzgârlarıyla birlikte sihirli bir ortam ve Giritli insanları yaratmış. Dünyanın en güzel, becerikli, güçlü kızları ve erkeklerinin çokça görüldüğü bir cennet ada olmuş Girit.

Maria’da Girit’te eski Knososs Sarayı kalıntılarına yakın modernleşen pek çok şeyden izole küçük bir köyde yaşayan ve 40’lı yaşlarının başında genç bir kadınmış. O köy eskiyi muhafaza eden neredeyse tek köyüymüş Girit’in. Maria’nın dedesi aşkı uğruna, mübadele sırasında, din değiştirip Hristiyan olup adada kalmış. Dedesinin ailesinin geri kalanı gemilerle İzmir’e yerleşmişler. Yani Maria’nın hiç görmediği bilmediği akrabaları varmış İzmir’de. Dedesinden bir masal gibi dinlermiş ellerinde kalan tek ayrılık fotoğrafına bakarak.

Maria’nın büyük dedesi Girit ve Mısır, İskenderiye arasında kaptanlık yapıyormuş. Bir gün Mısır’da duraklarken Maria’nın büyük annesini görmüş. Çok güzel bir kızmış. Kaptan dedesi bu kızla evlenip onu Girit’e getirmiş. Uğruna maniler yazılan bu güzel kızın torunlarından biriymiş işte Maria, diğer torunları da hiç görmediği hiç gitmediği İzmir’de. 

Maria uzun siyah saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, iri göğüslü çok güzel bir genç kadınmış. Musluklarından şerbet gibi kaynak suyu akan, zeytinyağı altın iksir gibi oluk oluk akan keçileri, oğlakları meşhur toprakta yetişen her şeyin kokusu rüzgârla tüm köyü gezen harika bir köymüş Maria’nın yaşadığı köy. Yedikleri aynı zamanda bakım malzemesiymiş Maria’nın, sütlü ballı banyolar yapar, zeytinyağı ve ada limonu sürermiş tüm vücuduna.  Ara sıra turistlerin geldiği ev yemeği lokantasında garsonluk yapan ve büyük teyzesi ile birlikte orayı çalıştıran Maria, teyzesi ile yaşar gidermiş. 

Bir gün radyoda bir haber duymuşlar, tüm dünyayı korona virüs ve kötü bir salgın hastalık sarmış. Sınır kapıları kapatılmış, uçuşlar ve seyahat yasaklanmış. Maria’lar 2 katlı küçük lokantanın üst katında yaşıyorlarmış. O sırada köyün muhtarı gelmiş ve Maria’nın teyzesine hararetli telaşlı bir şeyler söylemiş. İzmirli bir turist rehberi kafilesini İzmir’e yollamış fakat kendisi son seferi kaçırarak köyde kalmış. Ulaşım, otel olmadığı için bu rehber mahsur kalmış köyde. Köyün yolları zor ve ulaşımı normalde de zor olduğu için Önder adlı bu Türk rehberi hiçbir yere yollayamıyorlarmış. Muhtar lokantanın bir bölümünde bu zorunlu misafiri ağırlayabilir misiniz diye Teyze’yi ikna etmeye çalışıyormuş. Bu arada rehberin ateşi varmış ve halsiz ve bitkin görünüyormuş.   

Maria ve teyze çaresiz maskeli korunaklı bir şekilde misafir edip bakmışlar Önder’e. Teyze ve Maria muhteşem çorbalar, çaylar, nefis Girit yemekleri, neşeli eğlenceli tavırları ile çardakta güneşte dans edip, şarkılar söyleyerek Önder’e uzun bir süre bakmışlar. Önder iyileşmiş. Seyahat yasakları kalkmaya yakın, Önder artık gitmeye hazırlanırken, o eski son aile fotoğrafını görmüş. Kendi dedesini de o fotoğrafta görünce hikâyeyi Maria’dan dinlemiş ve kendisi de bunun bir mucize olduğunu düşünmüş. O da biliyormuş kardeşlerden birinin kaldığını ama asla hayal edemezmiş bir akrabasını bulabileceğini hem de iş için geldiği bir turda ve bir dünya salgının ortasında.

Önder, kuzeni Maria ve Marika Teyze’de hastayken geçirdiği muhteşem zamana, Girit’in ortasında adeta bir hazine bulmuş hissine ve Korona ’ya hala inanamıyormuş.

Felaketler bazen sürpriz güzellikler mucizeler getirir diye konuşmuşlar. Önder hiç dönmek istemiyormuş, televizyonlardaki normalleşme haberlerine üzüleceği hiç aklına gelmezmiş. Çünkü bu zaman içinde kendisini yeniden doğurmuş, özüne bir yolculuk yapmış ve her anlamda iyileşmiş.  Mucizeler her an karşımıza çıkabilirmiş, yeter ki biz onları aramaya ve inanmaya devam edelim…

More from Çağnur Şarman

Cadaloz’un Günlüğü: Bir Çanta Asla Sadece Bir Çanta Değildir

… Au Vintage, Ahu Yağtu-  beni nerelere götürdün bilemezsin! Evet, sanki aradığım...
Devamı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.