İçsel Farkındalık

Balkanlar o topraklar gözümde tütmüyor değil. Yatıyorum rüyamda, kalkıyorum nefesimde. Uzun oldu dağlarından soluklanmayalı diye düşünüyorum .O mavi çiçeklerin kokusunu çekmeyeli ciğerlerime, tabi ya ben hep baharda gittim topraklarıma. Peki kış nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum. Hava soğuk bu sene . Güneşli ama ayaz .Hani şöyle güzelim lapa lapa kar, hani bedeni titretirken yüreği sıcacık yapan beyaz gelinliğini giymiş rüzgâr. Kaldırımlarda yalnızlığını örter insanların belki de kırılganlıklarını. Bir mutluluk gülümsemesi yayılırken usul usul gamzeme doğru , şimdi lapa lapa kar yağıyor mudur diye düşünmeden edemiyorum. Kim bilir yılbaşı ne güzeldir beyaz örtüsünde. Ohri nasıldır acaba ya da Üsküp? Ya Prizren de akıyor mudur su pak deresinde yoksa donmuş mudur? Taş köprüden aşağı süzülüyor mudur etekleri o bembeyaz örtünün. İç geçiriyorum derinden. Lakin gün gelmiyor gece gelmiyor buluşmaya.

Sallanan koltuğumda salınıyorum denizime özlemlerimi yüzdürerek. Elimde her zamanki gibi kahvem , dizlerimde battaniyem, burnuma enfes bir koku bırakan saman kağıttan kitabım. Yaklaştırıyorum daha bir derinden kokluyorum. Aldıkça o saman kokusunu daha bir coşku ile okumak istiyorum. İlgimi çekiyor konu Ezoterizm. Dalıyorum düşüncelere…

Kimim ben? Neden yaşıyorum? Yaşamın amacı nedir? Evren nedir? Niye varım? Hayatımı nasıl geçirmeliyim? Neredeyim? Nereye gidiyorum? Gibi soruların başladığı nokta içe doğru yolculuğun başladığı noktada duruyorum. Harekete geçen insan gelişir, değişir sözünü doğrularcasına bir solukta okuyorum kitabımı. Bir yerlerde duymuştum.

“Değişmeyen tek gerçek, gerçeğin daima değişeceğidir.” demiştir bir düşünür.

Hayat yolculuğunda cehalet, ihtiras ve en önemlisi bağımlılık gibi ilkel güdülerden ve baskılardan kurtulmak gereklidir. Tüm gizlem öğretiler de buna işaret etmiyorlar mı? Hakikate ulaşmak için yöntemleri sağlayıp esas işi bize bırakıyorlar yani benliğimize ya da iç sesimize.

Zaten hakikati kendi içimizden başka nerede bulabiliriz ki? Hakikat arayışı başkalarının deneyimi ile yapılmaz sadece kendi deneyimlerimiz asıl olan davranışı belirlerken başka insanların deneyimlerinin , örneklerinin, gözyaşlarının, içsel yolculuklarının hikayelerinin ki beklide masalların kendi iç yolcuğumuza doğru yandaş olma gerçeği de yadsıyamayız.

Hakikat yolun sonu değil kendisidir. Mevla’ya ulaşmanın vasisidir. Bu bağlamda ne demiştir ünlü felsefeci Karl Jaspers.

“Felsefeyi felsefe yapan hakikati aramasıdır. Ona sahip olması değil”

Derin olgulara daldım bu son haftada. Bu sene yol uzun galiba bana , biraz felsefi ,biraz Mesnevi, biraz Bektaşi. Hepsi aynı yönü işaret ediyor Hakikat ve Kamil insan… Olgunlaşmış insan.

Nedir bu olgunlaşmış insan diyorum kendi kendime şu cümleler dökülüyor benden içeriye,

Olgunlaşmış insan olabilmek;

Hakikat yolundaki özveri, bıkmadan usanmadan mesafe kat etmeye, tüm insanlar ve insanlık için yılmadan durmadan çalışmayı gerektirir. Böylelikle zihinsel bir aydınlanma uyanır.

Ne kadar küçük şeyleri çözebilirsek büyük olayları kavramamızda o kadar kolaylaşır öyle değil mi? Küçük küçük başlarız okumaya kekeleye, heceleye. Sonra ummanlar kadar okuruz kitapları bir solukta oturur tartışır yeni kitaplar okuruz sayfa sayfa, cilt cilt. İşte aynısı kimliğimizde de gizli. Evrenin her şartı kendi özümüze döndüğümüzde de var. İç’imizi bilirsek iç’imizdeki ana ilkeleri bilirsek dışımıza tezahür edenleri de çözeriz. İç dış ile birleşir ve en aşağı en yukarı olabilir.

Hakikat gönülde aranır. İşte tam burada mikro ve makro kozmostan söz etmek gerekmez mi aslında. Fiziksel ve ruhsal bedenden ibaret mikro kozmos, büyük evren diye tabir edilen makro kozmos ile aynıdır. Ve makro kozmosu anlamak için mikro kozmosu yani insanı öğrenmek gerekir. Büyüğü öğrenmek için küçüğü , çoğu öğrenmek için azı öğrendiğimiz gibi. Küçük bir işletmede öğrenip yöneticiliği, gittikçe daha büyük yerleri yönetmez miyiz?

Küçük bir çocuğun gözlerinde gördüğümüz kırılganlığı çözersek büyük bir insanın sakladığı hiddetin arkasından daha kolay ayıklamaz mıyız o kırgın yüreği. Herkesin ve her şeyin en küçük hali en saf hali değil midir? Çok şey anlatmaz mı bize? Küçük bir kız çocuğuna oyuncak bir bebek ya da dondurma verdiğinizde, eşinize ya da annenize aldığınız çiçeğin arkasındaki gülen gözler aynı değil midir? Demek ki Kozmos en küçükten en büyüğe bölünmez bir bütündür.

Yunan, Pers, Mısır, Hindu gizem okulları zamanlarında öncelikle makro ve mikro kozmos yani küçük âlem büyük âlem arasındaki ilişkiyi öğretmek ile ilgilenmiştir.

Kadim ezoterik sistemlerde ilahi Âlem çoğunluk ile ters duran bir hayat ağacı ile tasvir edilir. Hayat ağacı Kabala ve birçok öğretide evrenin modeli olduğuna inanılan bir semboldür.

Türk kültüründe ise servi ağacının özel bir yeri vardır. Çünkü ağaçlar kökleri ile yeraltında, gövdesi ile yüzeyde ve güneşe, suya, rüzgâra bakan yaprakları ile gökyüzündedir. Büyümek için güneşe ihtiyaç duyan ağaçların sürekli gökyüzüne doğru olan yükselişleri de mistik bir anlam taşır. Yaşamı en iyi simgeleyen nesne ise ağaçlardır. İlkbaharda çiçek açmaları, tomurcuklanmaları doğumu, sonbahardaki sararıp solmaları, yaprak dökmeleri ise yaşamın sona erişini çağrıştırır. Bir diğer yönden de bu durum evrenin ve yaşamın kesintisiz devamlılığını da akla getirir.

Osmanlıda bizim topraklarımızda eserlerini yaratırken bu figüre başvurmamış mıydı zaten Ağaçlar gibi gittiği her yere kökleri ile dallanıp budaklanmamış mıydı. Hayatı taşımamış mıydı?

Osmanlı’nın zanaatkârları tarafından çinilerde, kilimlerde, çeşmelerde, duvar resimlerinde ve daha birçok yerde çokça kullanılmıştır figür. Çeşmelerde, özellikle musluğun iki yanında kullanılması suyun hayat olduğunu ifade eder. Hayat Ağacı’nı en iyi anlatan da bu kullanım biçimidir bence… Su nasıl temizler ruhu, nasıl yaradan ’dan dan taşır bize saf enerjiyi. Yine içe dönelim , biz bile sudan ibaret değil miyiz?

“Sen kendini ufak bir nesne sanırsın, hâlbuki sende koca bir cihan düşünülmüştür.” demiştir Hz Ali

Koca bir cihan yüreğimizde ,özümüzde saklı. İçe doğru yöneldiğimizde aşka doğru savrulduğumuzda…

Demek ki demeden geçemiyorum varoluştan beri insanlık gelişmiş, medeniyet gelişmiş, teknoloji almış başını gitmiş, evren gelişmiş, yaşlanmış ama iç arayışı hiç değişmemiştir. Kim olduğumuzun arayışı hiç bitmemiştir. Gerçekte kim olduğumuzu bilmek hakikati aramak için kendini bilmek öğretisinde noktalanır.

Kendini Bil cümlesi ile
Nereden geldiğimiz,
Nereye gittiğimiz,
Kim olduğumuzu ifade ederiz. Kısa bir tümcenin anlamı ne kadar derin, tıpkı bir insanın içindeki evrenin derin olduğu gibi.İnsanlık var olduğundan beri kişi hakkında yazılanların sayfalara, satırlara, kitaplara sığmadığı gibi…

Büyük bilgin Sokrates “Kendini tanı o zaman evreni ve başkalarını tanıyacaksın” derken, insanın kendini tanıma yolculuğunun kendi mikro kozmosundan makro kozmosa genişleyeceğine işaret etmiş.

Yine Solomon Trişmosin isimli simyacı British Museum da bulunan 1582 tarihli el yazmasında “Kendinin tam neyin parçası olduğunu ve bu bilimden ne bildiğini anla çünkü bu sensin, dışarıdaki herkes içeridedir.” demiştir.

Aslında hangi öğreti olursa olsun, hangi düşünürün sözüne bakarsak bakalım , kendimizi bizim iç yolculuğumuzda yandaş olacak tekbir hakikat ile karşılaşıyoruz. Kendini tam anlamı ile bilen kişi, kendi vicdanını yaratan gücün tecellisini idrak edecektir.

İşte yaşamın felsefe taşı, ana teması her ruhun kendi içselliğidir.

İşte bu kendini bilmek hali çoğalarak arttığında kardeşlik bağları ile dalga dalga yayıldığında, kendini bilmenin erdemliği dünyanın varoluşunu açıklayacak ve evrenselleşme sürecimizi bir sonraki aşamaya ya da her şeyin başlangıcına sürükleyebilecektir. İşte bu sebepten değil midir ki kendi bilincimizi ararken kardeşleşmek, toplumsallaşmak. Köklerimizi aramak, bizden uzakta olanlarımıza yardım eli uzatmak, hiç tanımadığınız bir insanı teselli etmek, halini hatırını sormak. Bazen bir somun ekmek olmak, bazen hayat arkadaşı, bazen başını dayadığı bir omuz olabilmek bazen de sadece yandaş olmak. İşte bu sebepten değil midir ki bilgilenmek, okumak, öğrenmek.

Böylece kendini bilen her kişi kendi için yaşama lüksünü bir yana bırakıp ölçülü, adil ve dengeli biçimde insanlık için de çalışmaya başlaya bilecektir.

Mükemmel insan haddini bilen insandır ve nefsinin terbiyecisidir. Bedendeki ihtirasın, cehaletin, taassumun, nefretin her türlü uç duygunun kontrol edilmesi, zıtlıkların tamamlayıcılığıyla dengeye varılması halidir.

Ah şu nefis göz açtırmaz içsel yolculuğa, hakikate ulaşmayı engelleyen şeytan nefistir aslında, kendine bakmanı engeller kafanı olmadık işlerle meşgul ederken bir bakmışsın hayat geçmiş zaman gelmiş kâmil insan olamadan dört kollu almaya gelmiş seni yolculuğuna… Ne kendin olabilmişsin nede kendinden bir parça bırakabilmişsin dünyaya… Hayat yolunda nefsinin peşinden koştururken kalpler kırmış, gözyaşlarına çanak olmuş belki de bazen bir mendile silmeyi bırak cebinden çıkarıp bile vermeye üşenmişsin. Nefsine uyup giderken eğlenceye, ya da hırs yapıp daha fazla kazanacağım derdinde annenin gözyaşına yorgan sermişsin de haberin olmamış, küçük kızın beklide baba diyemeden gelinliğinle telli duvağına karışmış daha bunları yapamıyorken en önemlisi kendi içine nasıl bakacaksın. Nasıl soracaksın kendini kendine. Yüreğindeki duayı nasıl duyacaksın.

Büyük Ezoterik düşünürü Mevlana ” Kendinden kendine sefer eyle “demektedir oysaki. Kendinden kendine sefer eyle.

Ah be kitabı aldın nerelere sürükledin beni kitabı bıraktım yazıyorum da yazıyorum.

Peki.

Ezoterizm nedir? Nedir kelime anlamı?

Ezoterizmin Osmanlıcadaki karşılığı Bâtıniliktir. Bâtin “iç yüz, içteki ” anlamına gelir. Bunun Türkçe karşılığı içrek sözcüğüdür ki bununla içte kalan saklı bilgiler yani “Gizli Öğreticilik” kastedilir. Kökeni Kozmik “siriusyen kültür”e dayanan Mu ve Atlantis’e dayanan bu bilgiler bizim çağımıza eski uygarlıklar tarafından ” Sırlar “adı altında muhafaza edilmişlerdir. Bu sırlar ancak semboller ile dışarıya aktarılmışlardır. Ve bu sembolik anlatım tarzı ezoterik öğretinin temelini oluşturmuştur. Mısır öğretisinde sırlar kuşaktan kuşağa zincir halinde aktarıldı. Örneğin Osmanlı döneminde bu sırları İslam dinine uyarlayarak anlatanlar varmış. Mevlana’nın şiirlerinde de kendini bilmeye yönelik bilgilerin aktarıldığı bu yolculuğa çıkanlara bilgi sunulduğu gözlenir. Nesir çalışması olan Fihi Ma Fih (içindeki içindedir), içinden senin içinde ne varsa onu alırsın manasına gelen eseri de yine bir örnektir kendini bilmek üzerine…

Aşağı doğru bakıyorum, derin bir nefes alıyorum balkonumda körfez kokusu inceden yayılıyor biraz uzaklaşayım derken gelip geçen insanları şöyle bir izliyorum da ne kadar gergin ve endişeli görünüyorlar değil mi? Hadi sizde yapabilirsiniz bırakın gazetenizi bir iki dakikalığına, gerinin şöyle bir kedi gibi, uzanın pencerenizden bakın yoldan geçen insanlara gerginler değil mi? Hele böylesine kaos bir dönem de.  Ne yazık, neden böyle dediğinizi duyar gibi oluyorum… Çünkü kendilerini reddediyorlar. Hiçbirimiz kendimizi kabullenemiyoruz aslında, hep başkalarının bizi kabullenemediklerini söyleyerek sorumluluğu, suçluluk duygusunu üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Bu hiç doğru bir davranış şekli değilken, Kendimizi kabullenemiyoruz. Beceremiyor muyuz yoksa istemiyor muyuz bilemem ama zorlandığımız bir gerçek. Ne demiş Shakespeare “hamlet” içerisinde;

“Hepsinden önemlisi, kendine karşı dürüst olmandır. Gece gündüz bu doğruluğu izlersen kimseye karşı yanlış olmazsın.”

Aslında o kadar kolay ki tüm bilgelik ve güç içimizde, gerçeğimiz, gerçek benlik bu, evrenin en vazgeçilmez varlığı biziz. Nerede olduğumuz hayatımızın ne denli küçük ve büyük olduğu önemli değil.

Kendini kabullenme ekseninde yalnız değiliz. Hayatın bütünü içimizde. Eski bir iki özdeyiş kendini sokmak istiyor satırlarıma. Bırakıyorum yazsınlar bakalım ne yazacaklar.

“Hiç hata yapmayan kişiler, hiçbir şey yapmayanlardır”

Hayata götüren yol ve kapı dar olduğu için onu bulan az olur.

Sezgilerimiz kendimizin sesidir. Dinlemeyi öğrenmeliyiz.

Üç özdeyiş en az üç gün düşünme süresi verir bize tek tek incelersek ve bunun getirisi kendi içimize doğru aldığımız yola katkı…

Sezgi, küçük benimizi, ben ben diye bağıran o canavarı aradan çıkardığımızda ortaya çıkan ilhamdır aslında. Ve gerçek anlamda her konuda başarıya ulaşanlar sezgilerinin sesini dinlemeyi öğrenenlerdir.

Kendini yönetme sürekli huzurdur iken Kendini tanıma mutluluğun ilk yasasıdır. Düzenli, olumlu salt iyiliğe erdikçe mutluyuzdur.

Sahip olamadığımızı tırım tırım arayacağımıza, asla kaybetmediğimiz bir şeyi bulmalıyız belki de ne mi o KENDİMİZ.

Yaşar Bağ’ın dizeleri çıktı geldi kapıma, tıklatıyor satırları.Hadi biraz da bana yer ver edasında, e bu kadar sözün arasından bir şair olarak şiire yer vermemek olur mu? Taş olurum vallahi. Nedense bir başka büyülüyor beni şiir, gözlerime bir buğu yerleşiyor, yanlış anlamayın gülmeden kaynaklanan bir buğu bu, mutluluğun buğusu. Dizeler sarmalayıp dans edince dörtlüklerde benimle işte böyle bir duygu yaşıyorum kendi içimde. Evet, nerde kalmıştık hah tamam “Kendini arayan kayıp” adlı şiir kitabında;

Nasıl tanıyabilirdim
Başkalarını
Bir ömür geçti, tanıyamadım
Kendimi

Diye dörtlüğünde anlatmıştır ne çok tümceyi. İşte şiirin karşı konulamaz sırrı bir dörtlükte sayfalarca yazıyı anlatması. Ah topraklarım ne çok şair yarattınız hangi birini saysam ki? Balkanların ünlü şairlerinden. Dizelerin nasıl anlattığını yalnızlığınızı. Yazsanız kitaplara sığmayacak göçlerin hezimetini dörtlükler ile çağladınız. Yeni sayılarda sizlerden bahsedeceğim belki de ince ince dolanacağım dörtlüklerde belki bir türkü melodisinde . Ya da daha nice nice sanatçıların kendi iç hikayesinde. İçlerine doğru çıktıkları yolda ne gibi eserler bırakmışlar bakarken, okurken, soluklanırken öğreneceğiz.

Belki bu sayede işe yaramaz hedeflerde dolaşmayı hayat zanneden günümüz beşeriyetinin yanlış adreslerde konumlandığını anlayacağız. Seçme özgürlüğünü büyük ölçüde yapay ihtiyaçlar yönünde kullanan, yani kendini bilmezlikten kaynaklanan söz konusu şaşkınlık bugün “gelişmiş” diye adlandırılan birçok ülkede “iç dünya bunalımı” denilen marazi ruh halini getiriyor.

Ünlü psikologlardan Rollo May’a göre; günümüzde ruhsal bunalıma düşmüş kimselerin en büyük problemi kendilerini boşluk ve gayesizlik içinde hissetmeleridir.

Kendi iç varlığının zenginliğinden habersiz dünya beşeri sömürmeyi uyanıklık, çağdaşlık, gelişmişlik sanan maddesel varlıklar sadece zenginlikleri amaçladılar. Aslen Ruhsal varlıklar olarak hedefleri bu değildi. Kendini bilme cehti içinde idrakleşip, şuurlaşmaktı. O nedenle özellikle gelişen ve gelişmekte olan toplumların içsel bunalımlarında sürekli bir artış olmakta. Gülmeyen suratlar, günaydın demeyen sesler çoğalmakta. Başka biri Hasta olduğunda bile bir gram ilaçtan mahrum bırakan, nasılsın diye sormayı bile kınayan kıskanç benlikler bulaşıcı hastalık gibi yayılırken bir yandan da birçok insan iyiliğin uyanışında, cinsiyetsizliğin, kardeşliğin farkına varmakta Ve bu ikilem bunalım hali ruhsal değerler ön plana geçmeden değişecek gibi görünmüyor maalesef.

Sokrates’in bir sözü ile “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez”

İşte bu nedendendir ki insanoğlu varoluşundan beri içinde kaybettiğini bulmaya doğru bir savaş vermekte, Allah’ın ona doğru yolu göstermek için sunduğu örneklerden yararlanmaya çalışırken, maddelerin onu uzaklaştırdığı öze doğru gittikçe bir yol almaktadır. Ve bu nedendendir ki kendini bilerek içsel yolculuğunu tamamlayanlar aslında evren yolculuğunu tamamlamakta ve bıraktıkları eserler ile herkesi bu yolculuğa çıkarmak istemektedirler. Her bir yolcunun bıraktığı her bir kum tanesinin bile bizden sonrakilere de ışık olmasını ümit ediyorum.

Sevginin akıl, hikmet ve bilincin dalgasında su zerreciklerinin yaşamı doğurduğu gibi birbirini tamamlamasını umuyorum. İçimizdeki hücrelerin bizi oluşturduğu, kendimizin ise dünyamızı oluşturduğu gibi.

Bir sonraki yazıda renklerin, şiirlerin, belki de türkülerin tınılarında kendimiz bulma ekseninde bir yolcuğa çıkmaya ne dersiniz. O zaman takipte kalın … Ve bu yıl içinizdeki çocuğa ,özünüze bir merhaba ile başlayın …

More from Fatma Elvin Öztürk

Karışık Duyguların Şehri İzmir, Kadın, Sanat

İzmir gibiyim… Bir o kadar karmakarışık ve bir o kadar durağan ve...
Devamı…

2 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir